II. Süleyman’ın, kendisini tahta çıkarmaya gelen kızlar ağasının canını alacağını sanarak ‘İki rekat namaz kılayım, sonra emri yerine getir. Her gün ölmektense bir gün evvel ölmek iyidir’ dediği söylenir. Osmanlı Hanedanı’nın özellikle de erkek üyelerinin hiç de azımsanmayacak bir kısmı, yaşamları boyunca ciddi sıkıntı ve acılar çekmiş, hayatlarının henüz başında ölümün soğuk nefesini hissetmişlerdi. Bu durum belki onlar için kendilerine sunulan imkanların birer diyetiydi. Sultanların veya şehzadelerin bu dünyaya keşke sıradan bir köylü ya da bir esnaf olarak gelseydim şeklindeki yakarışlarını, yaşadıkları onca acıdan sonra anlamak aslında çok da zor değil.

Osmanlı Devleti geleneğinde bir padişahın ölümü, beraberinde ciddi belirsizliklerin yaşanmasına neden oluyordu. Ancak bu durum vefat eden sultan için yapılması gereken dini vecibelerin dışında kalan bazı isteklerin de yerine getirilmesini engellemiyor, her şey devlet protokolüne uygun bir şekilde icra ediliyordu. Bu isteklerden biri vefat eden padişahın herhangi bir suikasta kurban gidip gitmediğini öğrenmekti. Bu yüzden hakkın rahmetine henüz kavuşmuş olan padişahı daha elbisesi çıkarılmadan yeni hükümdarın vereceği izinle yeniçeri ağası, sekbanbaşı ve kul kethüdasından oluşan bir heyet görebilirdi.Bir padişah vefat ettiği zaman şehzadeler eğer sancakta ise merkezde bulunan vezirler arasında hemen saf tutmalar başlar, herbiri tahta çıkmasını istediği şehzadeye bir an evvel haber uçurup başkente gelmesini sağlamaya çalışırdı. Tabii bütün bunlar olurken Sultanın ölümü herkesten saklanır, çıkabilecek muhtemel bir kargaşaya neden olmamak için azami düzeyde çaba gösterilirdi. Şehzadeler ise babalarının ölüm haberini alır almaz yola koyulur, İstanbul’a ilk gelen sarayda cülusunu ilan ederdi. Bu arada sarayda bulunan hanedanın diğer erkek üyelerinin hayatı da tehlikeye girerdi zira yeni hükümdar hem kendine daha sonra rakip olabilecek bir kimsenin kalmasını razı olmaz hem de çıkabilecek olası isyanlar sonucu devletin güvenliğinin tehdit altında kalmasını istemezdi. Kafes hayatı dediğimiz şehzadelerin sarayda tutulmaları hadisesi ise hanedan için ayrı bir dram konusuydu. Bir nevi hapis hayatı olarak da nitelendirebileceğimiz bu uygulama, şehzadelerin psikolojilerini derinden etkilemiş, aklî melekelerinin zayıflamasına neden olmuştu.Ölüm korkusu şehzadeleri öyle etkilemiştir ki kendilerine cülus haberi vermeye gelen kızlar ağası, silahtar ağa veya kapı ağasına çoğu zaman inanamayan hatta son kez iki rekât namaz kılmak için izin isteyen şehzadeler bile olmuştu.

II.Süleyman kendisini almaya gelen kızlar ağasına;İzalemiz emrolunduysa söyle iki rekât namaz kılayım, ondan sonra emri yerine getir. Her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir. Bir can için ne bu çektiğimiz korku… dediği söylenir. Padişahların vefatından sonra bazen usule aykırı gelişmelerin yaşandığı da görülmüştür. III. Mehmet vefat edince oğlu Şehzade Ahmet daha devlet erkânının saraya gelmesini beklemeden kendisi tahta cülus etmiş, hatta bunu bizzat kendi yazdığı bir fermanla vezirlere bildirmişti.Ölen bir hükümdarın cenaze namazını şeyhülislamın kıldırması kanundu. Yeni padişah da arz odasının önünde durarak namaza iştirak ederdi. Padişahın ölümü ile beraber üç gün veya bir hafta sürdüğü tahmin edilen matem merasimleri başlardı. Kanuni Sultan Süleyman vefat ettiği zaman devlet erkânı matem elbiseleri ile beraber siyah şemleler (Kıldan yapılan siyah bir örtü) sarınmış, solak ve peykler başlarındaki süslü sorguçları çıkarıp börkleri üzerine peştamal giymişlerdi. IV. Murad’ın cenazesinde ise sultanın savaşlarda bindiği atlar tabutunun önünde ters eyerlenmiş bir şekilde yürütülmüştü. Matemler sona erdikten sonra yeni hükümdarın cülûs şenliği top atışları ile başlar, adına paralar bastırılarak her yere haberci gönderilirdi. Böylece bir devir sona erer, başka bir devir yeni umutlarla başlardı.Hanedan mensubu olmak sanıldığının aksine çok rahat bir yaşama sahip olmak anlamına gelmemektedir. Günümüzde Osmanlı Saray hayatını her yönüyle değerlendirip burada yaşanan dramatik olayları objektif biçimde okumak gerekmektedir. Tarafsız bir bakış açısı sadece bilim adamları için değil herkes için geçerli bir düstur olmalı, geçmişle yüzleşmek gibi menfi bir nitelemenin yerine geçmişi daha iyi okumak, anlamak ve anlatmak geçerli olmalıdır.(murat kutlu/star)